Showing posts with label Sishane. Show all posts
Showing posts with label Sishane. Show all posts

Monday, October 10, 2011

Kasımpaşa Hamamı


Hamamin ici
Kasımpaşa Hamamı girisinde  bir cuma sabahi

KasımpaşaHamamı /"Paseo de Hamam"in  Türkce çevirisi

 Bindokuzyüz elli yılları Türkiye'si genç demokrasinin getirdiği yenilikler, Musevi Cemaati üzerine de yansımıştı. İkinci Cihan Harbi sona ermiş; Türkiye'de hükümet, Demokrat Parti'nin eline geçmişti. Bu süre içinde İsrail devleti kurulmuş; İstanbul'un Musevi Cemaati, emniyet kazanmış ve geleceğe ümitle bakmaya başlamıştı.

Yaz aylarını Marmara Denizi kıyısındaki yazlıklarda, kalabalık plajlarda geçiren şehirliler yaz sonu, İstanbul'un Avrupa yakasındaki evlerine dönerlerdi.
Yaz mevsimi için kiraladığımız eski banyolu, kurnalı Bostancı evlerinde sular odun sobalarında ısıtılır; böylece "hamam"a gitmeye gerek kalmazdı. Ama kış aylarını geçirdiğimiz Kuledibi ve Şişhane'nin küçük dairelerde durum farklı idi...
Bu apartmanların çoğunluğu, ondokuzuncu yüzyılda, Avrupa stilinde inşa edilmiş olup, banyoları yoktu. Apartman sakinleri koca leğenlerde yıkanabilmek için çaydanlıklarla su ısıtırdı. Cuma günleri ise, yıkanabilmek için Kasımpaşa'daki hamama gidilirdi...
Cuma sabahları Kasımpaşa'nın küçük hamamı kadınlara ve onlarla gelen çocuklara ayrılırdı. Cuma günleri, Yahudilerde yıkanma sevap olduğundan, soğuk kış günlerinde amaçlı bir gezi özelliğini taşırdı.
Kasımpaşa Hamamı'na bulunduğumuz Kıblelizade Sokak'tan yürüyerek 10 dakikada gidilirdi. Frej Han'ın karşısındaki Sarı Madam Kahvehanesi'nin yanındaki dar yokuştan bir an önce yıkanma hevesiyle küçük hamama varırdık.
Bir cuma sabahı annem, ablam ve ben hamama gitmek üzere hazırlanmaya başladık. Her zamanki gibi, eski valiz yüklükten çıkartıldı. Bornozlarımızı, taslarımızı, taraklarımızı ve levanta kokan temiz çamaşırlarımızı yerleştirdik.
O gün, Kasımpaşa Yokuşu'nu inip de hamamın önüne geldiğimizde, heyecanlı bir kadınlar grubu ile karşılaşmıştık. Meçhul birileri hamam kapısı üzerindeki "kadınlara mahsus" lehvasını ters çevirip kargaşaya sebep olmuştu. Bunu fırsat bilen mahallenin külhanbeyleri, hamama girişi kollarken; tellak Asiye hanım elinde takunyasıyla imdada yetişmiş, hamamın erkenci müşterilerini fazla sıkıntıya sokmadan mahallenin işsiz, güçsüz takımını kovalamıştı...
Sonradan mahallenin müstesna şahsiyeti Paytak Abdi suçu üstlenmiş ve lehvayı çevirdiğini itiraf etmişti.
Kadınlar, bu cuma sabahı sefasının ters başlamasına sinirlenmiş, tansiyonları yükselmiş, yanakları kızarmış ve ter içinde kalmışlardı: "Hay Allah, güne sol ayağımızla başladık. Hangi hıyar şu tabelayı çevirdi? Zaten erkek milletine güvenilmez. Demek hamama dalmak için fırsat kolluyorlarmış. Allah, beterinden korumuş. Allah, Asiye hanımdan razı olsun. Ne cesur kadın! Hızır gibi imdadımıza yetişti!" türünden konuşmalarla Geveze Dora, Tombul Berta, Şapkacı Allegra, Terzi Margorit, Berber Zimbul, Sümüklü Hürşi, Topal Janet, Şaşı Luna ve gelini, Arap Sara ve kızı kapı önünde bekleşiyorlardı.
Çoğunluk Kuledibi'nden valiz ve çantalarıyla kalkıp gelmişlerdi. Çöpçatan Sultana ta Balat'tan; Tombul Berta da Asmalımescit'ten geliyordu...
Ortalık yatışınca girişteki oturma odasına yerleşip hazırlandık. Takunya ve peştemallarımızla hamama girip kurnalarımıza yerleşir yerleşmez hamamın içinde gene sesler yükseldi:  "Allah artırsın, babanı da getirseydin bari!" 
Hamam'ın Müslüman müşterileri Estreya'nın oğluyla dalga geçiyordu. Hala okula gitmediği halde, yaşına göre biraz olgunca gösteren Yasefatçi, yerin dibine geçiyor; göz ucuyla annesine bakıyordu. Annemse alçak sesle; "yahu niye bu afacanları babaları hamama götürmez" diye söyleniyordu...
Hamamın iç odası tellakların yüksek sesleri, yankılanan nağmeler, gözüne sabun kaçtı diye ağlayan çocuk sesleri, takırdayan odun takunyalar, şarıl şarıl akan şu sesleriyle çınlarken, annem işini çabuk halletmeye bakar; bizleri acele sabunlar, sıcak suları getirdiğimiz taslara doldururduk.
Yıkanma faslı bittikten sonra gezintinin daha zevkli olan yanı başlardı: Giyinme odasında yeme faslı.
O gün hamamın verdiği rehavet ile yarı uykulu Arap Sara'nın yanına oturmuşum. İster istemez Şapkacı Allegra ile aralarında geçen sohbete kulak misafiri oluyordum. Şapkacı Allegra, Sara'ya bir yemek tarifi veriyordu: "Karatavuğun yumurtasını hiç kullanılmamış bir tencerede haşlıyacaksın. Bu haşlanmış yumurtayı da bir kadın saçıyla yarıya bölüp, gelinine yarısını yedirecek; diğer yarısını da hela deliğine atacaksın" diyordu.
Nedense bu yemek tarifine hiç aklım yatmamıştı. Yemeği helada ziyan etmek günah değil miydi?
Sara bir de "çocuğu olmayan kadınlar, karınlarını gebe olan kadına sürtmelidir" diyordu.
Allegra'ysa ümitsiz bir tavırla, bunları denedikleri halde Virjini'nin hala gebe kalmadığını anlatıyordu...
Arap Sara, "o zaman yeni doğmuş bebeğin sünnet püskülünü etli pilav'a katmak kalıyor" diyordu. Virjini'nin bu pilavı habersizce yemesi gerekiyordu. Sünnet püskülü lazımsa teyze kızının yeni doğmuş bebeği Hayımaçi'ninki çok uygundu.
Bir an için, bütün bunları uyuya kalıp rüyamda gördüğüm kaygısına kapılıp, kendimi çimdiklemiştim. Hamamdan çıkarken Topal Luna, evde kalmış Şaşı Janet'e etli pilavdan yedirmeğe çalışırken, çekinmesem etli pilav yemenin fayda ve zararları konusunda söz açmak istemiştim.
Günümüzde Arap Sara'nın hurafeleri ve kısırlığa çareleriyle zaman zaman devam etse de hamam sefaları tarih oldu...
Bense o cuma sabahı şaşkınlığımın yanı sıra büyüklerin dünyasındaki anlaşılmaz sırlarına kulak misafiri olduğum için ayrıcalık duymuş, hamam dönüşü  Kasımpaşa'dan Şişhane'ye doğru yokuşu tırmanırken, yeni öğrendiklerimin etkisiyle bacaklarım ağırlaşmıştı sanki.

Saturday, July 4, 2009

Turkish translation of "El Apartamento Andjelo"



Melek Apartmanı
Roz Kohen

Yirmi sene boyunca İstanbul’un Galata kulesi yakınlarındaki Melek apartmanında oturdum. Annemle babam bu daireye İkinci DünyaSavaşı başladığında taşınmışlardı. Melek apartmanı altı katlı ve çatısında geniş bir terası olan koca bir apartmandı. Şişhane’nin Kıblelizade sokağındaki bu apartmanın ikinci katının penceresinden sarkınca bir parça da olsa Haliç’i görmek mümkündü. Çocukluğumda bile bir asırı aşan tarihi, gri taş görünümü ve eski tahta merdivenleri ile, Melek apartmanı adeta adına ters düşen bir görüntüye sahipti. Bir asır boyunca gelip geçen Yahudi kiracı ailelerin izleri ile adeta olgun ve bilgiç bir ifade kazanmıştı ama artık eski görkemini tahmin etmek bile zorlaşmıştı.

Dar ve yüksek pencereleri çoğunlukla siyah güneşliklerle örtülü olurdu. Büyüklerin anlattığına göre bu güneşlikleri savaş sırasında karanlık bastıktan sonra şehri düşman bombardımanlarından korumak üzere ve karartma amacı ile kullanırlardı. Dar pencere kenarlarında tek tük sedef otu saksıları yorgun güvercinlerle beraber yaşam kavgası verirdi.

Kapıcının adı Mehmet’ti. Mehmet ve ailesi apartmanın tek Yahudi olmayan sakinleri idi. Bodrum katında kömür ve odun kilerlerinin biri kapıcı ve ailesine ayrılmıstı. Kapıcı odasının yanıbaşında Melek apartmanının oniki daire sakinlerinin soğuk kış aylarında kullanacakları odun ve kömürler dururdu. Mehmet ve ailesi köyden gelmişlerdi. Karısı iyice örtülü olup nadiren kapı önüne çıkardı. Mehmet ise apartmanın en önemli ve ileri gelen kişilerinden biri idi. Melek Apartmanının kiracilarına türlü servislerde bulunurdu: Giriş katını ve altı katın tahta merdivenlerini sık sık sabunlu sularla yıkar, herkesin ekmeği ve gazetesini alır sabah erkenden dağıtımını yapar, her aksam aynı saatte herkesin çöplerini toplar ve kış aylarında da herkesin günlük odun veya kömürlerini dairelerine taşırdı.

Apartman sakinlerinin çocuklarını da Mektep sokağındaki Musevi Lisesine her gün sabah erkenden götürüp akşam 5’te tekrar eve getiren de gene kapıcı Mehmet’di.
Sıcacık elini anımsıyorum: tek elinde üç çocuğun elini tutar, omuzlarına da hepimizin ağır çanta ve sefertaslarını asardı. Her zaman vaktinde bizleri toplar, hep aynı mesuliyet duygusu ile, ellerimizi sıkıca tutar okul kapısı açılıpta Musevi Okulunun kapıcısı, Müsyü Izak’ın dikkatini çekinceye kadar bırakmazdı.




Melek Apartmanında geçen çocukluk yıllarında soğuk kış gecelerini anımsıyorum. Kapıcı Mehmet apartmanın koca ağır kapısını kilitler bir de üstüne sürgü çekerdi. Hafta sonlarında İstiklal caddesi gezmelerinden veya Boğaziçi sefalarından geç vakit döndüğümüzde kapının zilini çalar kapıcı Mehmet’in uyanıp açmasını beklerdik. Usulca, pijaması üstünde paltosu, kapıyı açmaya gelirdi.

Vaktimizin çoğunu bu küçücük apartman dairesinin tek ısınan oturma odasında geçirirdik. Bu küçük odada bir kanape, iki koltuk, bir radyo, dört kişilik bir masa ve bir büfe vardı. Eski eşyaların arasından ancak sıyrılarak geçilecek kadar bir mesafe bulunurdu oturma odasında. İşte bu odanın iki dar penceresinden, caddede oturan komşularımızın yatak odalarını görür ve onların yaşamlarını seyrederdik: Madam Sevi, Almozlinos Ailesi, bay ve bayan Behar.

“Baksanıza yazlıklarını yatak odasının balkonuna çıkarmışlar bile, evin hanımı çok titiz!
Kızını nişanladı galiba, terasta koca çicek sepetleri var. Kayın valdesine ne olmus? Kadıncağız sokaktan seslenip durdu ise de yardıma gelen olmadı. Aman Allahım..Elvira’nin nişanlısı balkonda sigara içiyor..içerdekiler soğuktan donacak..”

Haftanın en önemli günü ise çamaşır asmak üzere teras katına çıktığımız gündü. Annem teras kapısının anahtarını kapıcı Mehmet’den aldıktan sonra ağır ağır, ıslak çamaşırlarla yüklü hasır sepeti alıp çatı katına çıkardık. Bu çatı katının tek gözlü dairesinde berber Zimbul* ve kör kız kardeşi Ester otururdu. Berber Zimbul evlere saç kesmeğe gider, geçimlerini böyle sağlardı. Üst kata birilerinin çıktığını duyan iki yaşlı kızkardeş hemen kapıya çıkar komşularla sohbete dalarlardı.

Mahallenin en ilgi çeken kişilerinden bir başkası da Deli Arditti idi. Genellikle kendisini bu çatı terasına çıktığımda rahatlıkla gözleyebilirdim. Arditti Kiblelizade Sokağından bir gölge gibi süzülürdü. Koca bir sakalı vardı. Yaz ve kış çok kalın ve koyu renkli bir yıpranmış ağır bir palto ve gene aynı renkte bir fötür şapka giyerdi. Paltonun düğmelerine renkli sicimler bağlamıştı. Kendi kendine konuşarak ve gülümseyerek yürürdü. Ürkek görünüşü ile ve yalnız dünyasında bir büyük sırrı taşıyormuşçasına kısa adımlarla yürür, ellerini hiç ceplerinden çıkarmazdı. Annem Arditti’yi her gördüğünde üzülür ve bize Arditti’nin Musevi Lisesine gittigi gençlik yıllarında bir matematik dehası olarak bilindigini anlatırdı.

Melek Apartmanının çatı katindan mahalleyi bir uçtan bir uca görebilmek çok ilginç gelirdi çocukken: sokağın seyyar satıcıları, alış veriş eden komşuları, arabacıları, eskicileri, ve Haliç’in mavna ve vapurlarını, ta yükseklerde halı silkeleyen ev hanımlarını, ve sokakta oynayan çocukları görünmez bir kimliğe bürünerek izliyebilirdim. İşte apartmanın çatı katı bu bakımdan eşsiz bir güvence sağlıyordu. Terasın sağladığı bu sınırsız görüntü Melek Apartmanının dünyanın merkezi oluşu hissini iyice güçlendirirdi bende. Zaman akıp geçerdi çatı katında. Çamaşırlar asılıp da terasta annemin işi bitince aşağı kata gene tahta merdivenlerde terliklerimizi takırdata takırdata inerdik.

Hamursuz bayramı geldiğinde daracık oturma odasının dört kişilik masası açılır, 15 kişiye bir ziyafet sofrası hazırlanırdı. Hamursuz bayramının efsanesi Musevice şarkılarla okunurken bu bayrama has hazırlanmış nefis yemekler yenirdi. Eski büfe açıldığında mavi ince bayramlık porselenler ve altı kırmızı kristal şarap kadehleri ortaya çıkınça adeta sihirli bir havaya bürünürdü oda. Küçük ve kasvetli oda aniden bir konağın salonuna, yemekler de binbir gece masallarından kaynaklanmış nadide bir ziyafete dönüşürdü gözümde.

Geçen yıllarda İstanbul’a üç kere geldim, Amerika Birleşik Devletleri’nden. İlk gelişimde Melek Apartımanı yerinde duruyordu, içeri girip tahta merdivenleri bile çıktık kızlarımla. İkinci gelişimde Şishane Meydanı metro inşaatı yüzünden çepe çevre kapatılmıstı, binayı yakından göremedik. Aradan iki sene daha geçince kuzenim Viki bir elektronik mektubunda Melek Apartmanının aniden çöktüğünü yazdı. Nedense, böylesine haşmetli koca bir apartmanın sonsuza dek kalacağından emindim ve habere pek inanmak istemedim.

Herşeye rağmen Viki Melek Apartmanı konusunda yanılmamıştı. İmar Müdürlüğüne gönderdiğim elektronik mektuba yanıt gelince, apartmanın seneler öncesinden boşaltılmış oldugunu ve bir gece yarısında aniden çöktüğünü öğrenmiştim. Mesaji yazan memur üzülerek “İstanbul tarihinin bir parçası, böylece yok oldu” diyordu.

Son ziyaretimde Melek Apartmanını gercekten yıkılmış buldum. Apartmanın yerinde duran koca bir taş yıgını toplanılmak üzere öylece bekliyordu Şişhane semtinin Kıblelizade sokağında.

Seneler sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin Missouri eyaletinde St. Louis kentinde İstanbul’dan çok uzaklarda, yeşillikler arasında ve şehir gürültüsünden uzak oturduğum koca üç katlı evde, sık sık tekrarlanan rüyalarımda nedense hep Melek Apartmanını bıraktığım yerde bulurum.

Giriş kapısı açık, merdivenleri duvarları önceden hiç hatırlamadığım kadar temiz, insanları mutludur. Kapıcı Mehmet beni sevinçle karşılar. Herşey yerli yerindedir. Rüyamda Apartmanı bulamıyacağımı düşünüp kaygılandığım için kendime kızarım. Melek Apartmanının verdiği bu güvence ile mutlu olurum yeniden.

*Zimbul, Türkçe Sümbül adının Museviler arasında kullanılan şeklidir.

Tuesday, March 31, 2009

Las Geuzlemes de Madam Sima



Las Geuzlemes de Madam Sima
Roz Kohen
-------------------------------------------------
Me akodoro dela eskola Bene Berit en Mektep Sokak en Estambol. Es ayi ke empesi la primera klasa kuando teniya 6 anyos. Mi padre estava tan gustozo ke me iva ir a la mizma eskola ke el hue. Mi vava morava a la fin de la kaleja e la eskola. Mozotros moravamos apenas a 10 puntos de leshura. La kaleja era siempre yena de pasajeros, de vendedores i del vizindado de djudyos i de turkos. La eskola era el sentro de la aktividad de la kaleja. Teniya paredes altas i una puerta pezgada de fyerro.
Musyu Izak el Kapudji, resivia en primero kada elevo. Avriya la puerta i mos tomava de la mano aryento. Mizmo ke teniya un sonrizo, era buen karar de seryozo. Todos saviyamos ke kon Musyu Izak no ay de dezmodrar. Lo ke Musyu Izak diziya ere Ley de Moshe. Ansi muestros paryentes savian ke ya estavamoz en manos buenas el punto ke metiamos pye en el kortijo de la eskola.
Musu Izak saviya todo lo ke se pasava en la eskola, I todo se demandava de el. Moshka no pudiya fuir de su ojo. Ma, el no era el solo en su tarea. Teniya una ayudante: Madam Sima, su mujer.
Los dos eran kargados kon el orden general en la eskola, fista ke entravamos en las klasas. Madam Sima se okupava de mizmo de aparejar la sala de komer i kayntar las komidas ke los elevos trayiyan en sefertasis.

Madam Sima era renomada por sus geuzlemes. Las geuzlemes eran unas fritadas de gomo de arina i muy savrozas. Munchos paryentes no keriyan ke los chikos merken kozas de los vendedores de las kayes. Portanto, las geuzlemes eran la sola koza ke mis paryentes me permetian de merkar.

Kuando la kampana ya dava a las dyez de la demanyana, todos los elevos saliyamos koryendo al kortijo para djugar, i en derecho al ofisyo chiko ke Musyu izak i Madam Sima tenian en la entrada allado de la puerta. Por unos kuantos groshes madam Sima mos vendiya sus geuzlemes grandes i fritas fresksas, ke mos dava aryento de un papel delgado, kon muncha asukar de polvo.
De esta spesyalita unika de Madam Sima, me akodoro fista oy.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Albert Habib tarafindan hazirlanan blog

Bu Blog ayni zamanda hikaye ve anilarin Turkcelerini icerir. Tesekkurler Sayin Albert Habib. https://rozkohen.blogspot.com/ Blog aparejado ...